30 Eylül 2011 Cuma

Neyi yazmalı, neyi yazmamalıyım?


O zaman hem çok şey bilip hem de hiçbir şey söylemeyen “dilsiz şeytan” olmaz mıyım?..
ADNAN BERK OKAN

Ziya Paşa terkibi bendinde diyor ki:
“Ya bister-i kemhâda, ya da virânede can ver;
Çûn bâyu geda hâke beraber gidecektir…

Yani…
İster ipek yatakta ister harabede can ver; çünkü zengin ve fakir toprağa beraber gidecektir...

Son birkaç gündür “tahrik bombardımanı” altındayım…
Bana saldırıldığını, aleyhimde tezvirat yapıldığını anlatanlar, maille bildirenler....
Ama kendimi tutuyorum…
Tutacağım…
Tutmalıyım…
Hastaya sormuşlar:
"Canın ne istiyor?"
"Canım" demiş hasta, "bir şey istememeyi istiyor"...
Benim canım da kavga etmek istememeyi istiyor...

Ama…
Elbette bir köşeye çekilip susmayacağım da...
O zaman hem çok şey bilip hem de hiçbir şey söylemeyen “dilsiz şeytan” olmaz mıyım?..
O zaman; konuşma ve işitme engelli birinden ne farkım kalır?..

Şeyh Sadi diyor ki:

“Bugün söz söylemek gücün varken söyle… Tatlı tatlı konuş… Zira yarın Azrail geldiğinde dilin tutulacak ve haliyle susacaksın”…

Allah bu eli, bu dili bu gözü, bu kulağı, bu burnu bana neden verdi?..
Estetiğim tamamlansın, güzel görüneyim diye mi?..
Tabii o da olabilir ama asıl sebebi; Allah adına, insanlık adına iyiyi, güzeli, doğruyu yapmak için vermiş olsa gerek…

Fakat…
Bu demek değil ki tahriklere kapılıp ona buna saldıracak; kendime verdiğim sözden cayacağım...
Tabii ki dilimin altında saklı olan mücevheri ortaya çıkaracağım…
Siz hiç “çalınmasın” diye güpegündüz vitrinini kepenkle örten kuyumcu gördünüz mü?..
Ancak..
Dilimin ucundaki zehri asla kullanmayacağım?..

Yine Sadi, “iki şey akıl hafifliğidir” diyor… “Biri konuşulacak yerde susmak; diğeri susulacak yerde konuşmak…”
Konuşulması, anlatılması gerekenleri yine anlatacağım…
Ama…
Asla hiçbir analizimi kişiselleştirmeyeceğim…
Bana karşı kişiselleştirmek isteyenlere karşı da susma hakkımı kullanacağım…

Kavgadan korkan biri değilim…
Pardon…
Yanlış söyledim…
Evvelden öyleydim…
Artık kavga etmekten çok korkuyorum…
Fakat…
Mücadeleden hiçbir zaman vazgeçmedim, geçmem de…
Çünkü…
Mücadele benim kişiliğimin mütemmim cüzü…

Hadi Özışık bana gazeteciler.com’da yazmamı teklif ettiğinde “neyi yazmalı, neyi yazmamalıyım” diye düşündüm tabii ki…
Çünkü…
Daha önce ulusal medyada yazar, ulusal televizyonlarda program yaparken “Neyi yazmalı, neyi yazmamalıyım” diye baştan düşündüğümü pek hatırlamıyorum…
Önceden düşünüp söylemenin, sonradan “neden söyledim ki?” diye dövünmekten, üzülmekten çok daha iyi olduğunu öğrendiğimde yaşım elliyi çoktan geçmişti…
Başkası beni susturmadan susmam gereken zamanı öğrendiğimde ise ne yazık ki müzmin işsizdim…

Bir yere girmeden önce oradan nasıl çıkabileceğinin hesabını yapmayan insanın başarılı olamayacağını çok iyi biliyorum artık…
Biliyorum efendim…
Burada da çok kalp kırdım…
Ama…
Kalp kırarken bile adil davranmaya özen gösterdim…

Dostlar!..
Bu yazı bir günah çıkarma değil…
Birilerinden özür dileme asla değil...
Zira özür dileyecek bir şey yapmadım…
Ama…
Bu yazı; bu köşe “acaba benim için bugün ne yazmış” kuşkusuyla okuyanların da gönül huzuruyla okuyacakları bir köşe olmalı bundan sonra…

Çünkü…
Gördüm ki birçok okur benden sadece ve sadece birilerine çakmamı istiyor…
Bunun için mailleriyle beni tahrik ediyor…
Kavgaya teşvik ediyor…
Kavgalarıyla ve ona buna çakmalarıyla okunan bir yazar olmaktansa; insani gazetecilik deneyimleri ve bilgileriyle az okunan ama okurlarına bir şeyler veren biri olmayı tercih ediyorum…
Sevgilerimle

alıntı:Gazeteciler

Hiç yorum yok: